Pazartesi, Mayıs 20, 2019

ORTADOĞU ÇATIŞMA KÜLTÜRÜNÜN TEMELLERİ

Yrd. Doç. Dr. Tülay Yıldırım

Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Öğretim Üyesi

İnsanlar arası ilişkilerde fiziki şartların ve mekânın birer engel olmaktan çıktığı günümüzde, birlikte yaşamanın gerekliliği açıkça ortada olduğu halde dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar arası farklılıklar çatışma gerekçesi olmaya devam etmektedir. Ortadoğu coğrafyası ise en sorunlu en kanlı çatışmaların yaşandığı bölge olarak karşımıza çıkıyor.

Geçmişten günümüze kadar dinsel inanç ve farklılıkların en fazla çatışma konusu yapıldığı, insanlar arasındaki çekişme, kavga ve nefrete malzeme olarak kullanıldığı da bilinen bir gerçektir.  Aslında bütün dinler, insanlığın kurtuluş ve mutluluğunu amaç edinirler. Bu bağlamda özellikle evrensel dinlerin temel mesajlarında barış, esenlik ve insanların birbirlerine saygılı olmaları gibi ahlaki hususlar önemli bir yer tutar. Özellikle Kuran’da, insanların birbirlerini tanıyıp anlamaları amacıyla Allah’ın onları farklı toplumlara ayırdığı ifade edilmektedir. Toplumlar arasında tarihten gelen ayrılık ve çatışma noktalarını bir kenara bırakıp birlikte yaşama ve hoşgörü kültürünü, önce dini alanda daha sonra birçok alanda yaşama geçirmek herkesin görevidir.  İslam, kendi içindeki farklı yorumlara bir zenginlik olarak bakmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber Medine’ye göç eder etmez, 622 yılında İslam tarihinde ilk yazılı anayasa olarak kabul edilen “Medine Site Devleti Anayasası”nı hazırlamıştır. Amaç, Müslüman ve tüm Müslüman olmayan unsurların haklarını gözetmek, farklı din ve düşüncedeki insanların bir arada kardeşçe ve huzur içerisinde hayatlarını sürdürmelerini sağlamaktır. Yine Kur’an ayetlerinden diyalog ve hoşgörü bağlamında değerlendirilen Hucûrat Suresi 13. ayette tüm insanlığı ilk anne- baba’da kardeş ilan etmesi, gerekse de üstünlüğü ırkta, nesepte ve fiziksel becerilerden daha ziyade takvada görmesi dikkat çekmektedir.

Peki İslam dini niyet ve düşüncede incitmeme ve incinmeme anlayışına dayanan, pratikte ise yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi prensip hâline getirirken özellikle İslam dininin hüküm sürdüğü Ortadoğu coğrafyasındaki çatışmaların sebepleri nedir?

Orta Doğu, yeryüzünde yaşayan herkesin ilgi odağı olan ender bölgelerden biridir. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim olduğu dönemlerde daha istikrarlı günler yaşayan ve sükunete kavuşan bu coğrafya, I. Dünya Savaşı sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla beraber maddi-manevi yıkıma uğramıştır. Sykes-Picot planları doğrultusunda suni bir şekilde yeniden şekillendirilmiştir. Meydana gelen yeni yapı, birçok problemin de ortaya çıkmasına sebep olan en önemli faktör olmuştur.

İlk olarak Orta Doğu üzerinden ekonomik çıkar elde etmek isteyen devletlerin yaptıkları çalışmalarla, dinsel, mezhepsel ve etnik unsurlar ön plana çıkartılarak çatışma konusu yapılmıştır. Bu durum, Orta Doğu’nun birincil sorunu olan istikrarsız sosyo-politik yapı, ekonomik ve kültürel geri kalmışlık sorunlarının temelini atmıştır.

İkinci olarak, yapay bir şekilde oluşturulan bölgede ki devletlerin demokratik rejimlerden mahrum olmasıdır. Bu nedenle rejimler muhalefeti barışçı bir şekilde sisteme entegre edememektedir. Bu yüzden bölgede ayaklanmalar, çatışmalar sıklıkla gün yüzüne çıkmaktadır. Rejimler genelde kendilerini halklarından izole etmektedirler ve kendi halklarını hâlihazırdaki rejimler için tehdit olarak algılamaktadırlar. Nitekim günümüzde Tunus’ta başlayan, Suriye dahil diğer ülkelere yayılan, Arap Baharı olarak adlandırılan bir dizi ayaklanma ve yönetim değişiklikleri ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi ile birlikte Bağdat’ta Kürtleri, Arap Sünnileri ve Şiileri temsil edecek kapsayıcı bir hükümet kurulamadı. Irak’ta, hükümetin tavırlarından ötürü, Sünni ve Şii çatışması dışarıdan kaynaklı terörist örgütlerin yarattığı şiddetten çok daha fazla şiddet yaratmaktadır. Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de yaşanan karışıkların da temelinde bu sorunlar yatmaktadır.

Diğer bir neden ise, dünya petrol rezervinin yarısından fazlası (%54,4) ve doğalgaz rezervlerinin üçte birinden fazlası (%40,50) Orta Doğu topraklarındadır. Gelişmiş ülkelerin sürekli artan enerji ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için Orta Doğu’ya hakim olmaları gerekmektedir. Rusya, Çin,  ABD gibi devletler bölgede söz sahibi olabilmek için Orta Doğu’da ki devletlerin iç işlerine müdahale ederek durumu daha karmaşık hale getirebiliyorlar. Örneğin,  ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesi, işgal sonrası istikrarın tam tesis edilememesi, takip eden çatışmalar, ortaya çıkan güç boşlukları bölgedeki istikrarsızlığa katkıda bulunmuştur.

Bununla beraber Tunus’ta başlayan, sonrasında farklı ülkelere sıçrayan çeşitli ayaklanmalar ortaya çıkmış ve uzun süreler boyunca yönetimde olan liderler ve yapılar değişmeye başlamıştır. Arap Baharı olarak adlandırılan bu ayaklanmalar, Orta Doğu’nun yapısal sorunlarının günümüzdeki bir sonucudur. Bölgedeki ayaklanmaları sadece güçlü devletlerin bir senaryosu olarak değerlendirmek yerine, bölgenin kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkan hareketler olarak açıklamak daha mantıklı ve gerçekçidir.  Bölgede ki sorunların çözülmesi için öncelikli olarak iç dinamiklerden kaynaklanan problemlerin çözümü için uğraşmak daha doğru olacaktır.

Bugün, her zamankinden daha çok tehdit altında bulunan Orta Doğu’yu, insanın yaşamasına uygun kılmak ve evrensel barışın egemen olmasını sağlamak için insanların, toplum ve kültürlerin farklılıklarını birer zenginlik olarak gören anlayışa ve birlikte yaşama sanatını öğrenmeye büyük bir ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak bunu hangi yollarla gerçekleştirebiliriz sorusu son zamanlarda belki de en çok cevap aranan sorulardan bir tanesidir. Toplumdaki ırk, cinsiyet, etnik köken, coğrafi bölge, inanç, kültür, düşünce, sosyo-ekonomik düzey, zekâ ve yetenek gibi farklılıklar; insanın doğasından gelen kıskançlık, bencillik, yanlılık gibi negatif eğilimler; doğal ve ekonomik kaynakların bölüşümü ve kullanımına ilişkin büyük ihtilalar; kimi bireylerin ve ulusların geçmişten devraldıkları çatışmacı kültürel miras gibi nedenlerle oluşan çatışmalara nasıl bir son verilebilir?

Birlikte yaşama kültürünü oluşturmak için öncelikle yapılması gereken toplumdaki farklı kesimlerin düşünce, inanç ve kültürlerini birbirlerine empoze etmelerini önlemek, farklılıklara saygının bir ahlaki ilke ve yasal zorunluluk olarak benimsenmesini sağlamak; farklı kültürler ve bunların mensupları arasında sosyal yönden üstün veya aşağı olma/görme durumu veya hiyerarşik ilişki yaratma anlayışını sorgulamaktır. Çünkü bu anlayış birlikte yaşama istek ve iradesini zayıflatacak hatta onu imkânsızlaştıracak derecede ayrıştırıcı riskler içererek toplumdaki farklı kültürlerin kaynaşması önünde psikolojik bir direnç oluşturacak niteliktedir.

İnsanlık tarihinin karanlık sayfalarına gerekçe oluşturan bu soru ve sorunların bundan sonra da benzer sonuçlar doğurmasını önlemenin yolu, toplumda eşitlik ve farklıklara saygı bilincinin geliştirilmesidir. “Herkes farklı, herkes eşit ve herkes saygı değer” anlayışını esas alacak, bunun gerekliliğini kabul edecek bir zihniyet bireyler, gruplar, inançlar, düşünceler, kültürler ve medeniyetler arasında toleransı ve bunun gerektirdiği eğitim anlayışını gerektirmektedir. Toplumsal bütünleşme ve birlikte yaşama kültürünü üretme açısından Orta Doğu devletleri her türlü ayrıştırıcı/farklılaştırıcı unsura rağmen toplumsal çeşitliliği korumayarak; farklılıkların ortak zeminine dayalı bir payda yaratarak çeşitli ihtilafları ve insan doğasından gelen olumsuz eğilimleri dayanılabilir seviyede tutarak bireylerdeki birlikte yaşama isteğini sürekli kılmak zorundadır.  Artık özellikle bu ülkede ki eğitim politikalarının değişmesi gerekmektedir. Geleneksel eğitim politikaları yeterli olmamaktadır.

Demokrasi kültürüne dayalı bir toplumsal örgütlenme olmadan ve bireylerde demokratik bilinç oluşturulmadan farklılıkları bir arada tutmak zor olacaktır. Bu potansiyel sorunun rasyonel ve insancıl çözümlerinin üretilmemesi hâlinde toplum, hızlı bir çözülme yoluna girmek ile despotik bir yönetimin baskısı altında ezilmenin dışında üçüncü bir seçeneğe sahip olamayabilir. Sonucu, ülke ve millet açısından felaket olan bu ihtimallere karşı insana, topluma, millete, devlete dair duyarlı olan herkes ve her kesim modern bir toplumda birlikte yaşamanın en makul biçimi olan demokrasi kültürünün Orta Doğu ülkelerinde inşa edilmesi gerekmektedir. Zira hızlı mobilite ve iletişim sayesinde günümüzde artık bireyler dünyanın bir yerinden başka bir yerine fiili veya sanal olarak kolaylıkla erişebilmekte ve farklı kültürlerle etkileşebilmektedir. Orta Doğu’ başlayan Arap baharında şüphesiz bilgi ve iletişim teknolojisinde ki gelişmeler önemli bir rol oynamıştır.  Orta Doğu’daki halklar, dünyanın başka yerlerindeki halkların hayat standartları ile kendi hayat standartlarını, oralardaki yönetimler ile kendi yönetimlerini karşılaştırma fırsatı yakalamışlar ve kendi aleyhlerine çıkan sonuçları görmeye başlamışlardır. Böylece kendi yönetimlerinin demokratik olmadığını, kendilerine yeterli hizmet sunmadığını görüp eleştirilere ve sorgulamalara başlamışlardır. Devletin birliği, bütünlüğü, devamlılığı; toplumun millî birlik ve beraberliği için bireyin onurunu, hakkını ve özgürlüğünü sağlayacak olan demokratik yönetimlerin kurulması gerekmektedir.

Sonuç olarak, Orta Doğu’da ki kanlı çatışmaların nedeni din değildir.  Orta Doğu; istikrar ve güvenlik sorunları olan, terör gruplarının barınma imkanı bulduğu, halkların yeterli özgürlüğe sahip olmadığı, baskıcı yönetimlerce yönetilen bir bölgedir. Bunun nedenlerinin başında geçmişten günümüze devam eden, bölge üzerinden ekonomik çıkar elde etmek isteyen ülkelerin oynamış oldukları oyunlardır. Ancak bu oyunların oynanmasına zemin hazırlayan ise bölgede ki eğitim yoksunluğu ve demokratik olmayan rejimlerdir. Bölgede bulunan yönetimler Orta Doğu gibi farklı dinlere ve milletlere ev sahipliği yapan bir coğrafyanın ihtiyaçlarına cevap vermekten yoksunlar.  Orta Doğu’da tüm halkı kapsamayan demokratik olmayan rejimler uluslararası hukuk çerçevesinde tüm devletlerin baskısı ile yönetim dışı kalmaları gerekmektedir. Fakat özellikle bölgede bulunan devletlerin baskısı ile yönetim dışı kalmalıdırlar. Çünkü deneyimlerimiz gösteriyor ki herhangi bir ülkede çıkan ateş tüm bölgeye yayılıyor.  Hem dini bakımdan hem de kültürel bakımdan bu kadar zengin bir coğrafyada bulunan devletler halklar arasında tekrar barışın sağlanması için eğitim politikalarını değiştirerek daha hoşgörülü nesiller yaratmak zorundadırlar.