Pazartesi, Mayıs 20, 2019

Doğu Türkistan “Uygur Özerk Bölgesi’nin Hukuki Acıdan Sorunları ve Öneriler

Raportör

İsmail Cengiz

Yrd. Doç. Abdurrahman Savaş

Günümüzde bizim tarihi, kültürel adıyla “Doğu Türkistan” olarak tanıdığımız “Uygur

Özerk Bölgesi” olarak adlandırılan bölgenin hukuki durumu hakkında olsun, iddia edilen

insan hakları ihlalleri ile ilgili olsun, genel anlamda net bir bilgi vermemiz, paylaşmamız

mümkün değil. Bu durumun sadece bölgeye has değil, bütün “Kıt’a Cin” için geçerli olduğunu

da vurgulamak gerekir.

Türkiye’den toprak genişliği bakımından 10 kat, nüfus acısından ise 20 kat büyük olan

devasa ülkede yazılı, sesli ve görsel bütün basın-yayın araçlarının tamamen “tek parti

kontrolünde” olduğunu bilmemiz lazım… Bu bakımdan Hong Kong, Makao ve Tayvan dışındaki

Cin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde istediğiniz gibi program, gösteri yürüyüşü,

toplantı yapamaz, istediğiniz anda akademik bir etkinlik düzenleyemezsiniz. Parti’nin

istemediği hiç bir haber, yazı veya programın medyada yayınlanması mümkün değildir.

Aksi durumda taraflar oldukça ağır cezalara muhatap olurlar. Gerçi bu durum sadece Cin

için geçerli değildir, birçok ülkede hatta bazı Türk Cumhuriyetleri’nde dahi yazılı, sözlü,

görüntülü ve sanal medyaya yönelik oto-kontrol sisteminin var olduğunu da hatırlamak

lazım.

Cezalardan, cezalandırma gerekçelerinden yüzlerce örnek verebiliriz ki, bunlara yönelik

insan hakları ihlalleri ile gerçekler delilleriyle yıllık insan hakları raporlarında yazılıdır.

Cin’den; Facebook, YouTube, Twitter’a girmek yasak. “Google Türkiye” açılmıyor ancak

Google Hong Kong üzerinden arama yapılabiliyor. Ondan da gelen sonuçlar sansürlü…

Cin’le ilgili olumsuz haberler ya da bilgiler içeren sonuçlar gösterilmiyor. Bu durumun

bir kaç Türk Cumhuriyeti’nde de geçerli olduğunu belirtmekte fayda var. Devletin güvenliği,

ülkenin çıkarları söz konusu olduğunda Türkiye’nin dahi Twit, Face, Youtube’leri

yasaklayabildiğini unutmamak gerekir. Dolayısıyla Cin, dünyada twit’i yasaklayan tek

ülke olma özelliğini Türkiye’nin de yasaklama kararı ile kaybetmiştir.

Ancak Cinli öğrencilerin, gençlerin bu yasaklara çok fazla aldırış etmedikleri görülüyor.

Çünkü, DNS ayarları değiştirilerek ya da yurtdışı proxy’ler üzerinden bu sitelere girilebiliyorlar.

Ancak yasaklı sitelere girildiği, rejim karşıtı yazışmaların yapıldığı tespit edildiğinde

ağır cezaların verildiğini söylemek gerekir. Özetle ifade etmek gerekirse bir çok

ülkede görüldüğü üzere, Cin Halk Cumhuriyeti’nde basın-yayın hayatını KAPALI DEVRE

YAŞAM olarak tanımlamak mümkün…

İktidar aleyhine kitap yazdığı iddiasıyla gazetecinin tutuklandığı “Türkiye örneği” ortada

iken Cin’i bu noktada tek başına suçlamanın haksızlık olacağını düşünüyorum. Nitekim

“en çok gazetecinin tutuklandığı, gözaltına alındığı, sansürün ve baskının uygulandığı

ülkeler sıralamasında Türk Cumhuriyetleri ilk sıralarda yer almaktadır”. Ancak bazı ülkelerde

gazetecilere yönelik hak-hukuk ihlallerinin var olması da Cin için bahane teşkil

etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Cin Halk Cumhuriyeti ile ilgili genel anlamda ortaya koyduğumuz bu manzaranın, Doğu

Türkistan Uygur Özerk Bölgesi’nin hukuki durumunu daha net bir şekilde görmemize,

meydana gelen insan hakları ihlallerini daha net şekilde analiz etmemize yardımcı olacağını

düşünüyorum.

Ayrıca bölgenin hukuki durumunu ve meydana gelen olayları daha iyi anlamamız için,

öncelikle CHP’nin azınlık politikasının zihni temellerini ortaya koymakta fayda var. Nitekim

asıl sorun da; Konfüçyuzm’ün beslediği geleneksel “dünyanın merkezi Cin’dir” görüsünden

kaynaklanmaktadır. Cin, kendisini dünyanın ortasındaki çiçek, medeniyetin

merkezi olarak görmekte; etraftaki komşuları ve toprakları ise “yabani otlar/barbarlar

diyarı” olarak kabul etmektedirler. Dünyanın geri kalan kısmını ise “batı deryası” olarak

kabul eden “Cin merkezci” bu düşünce tarzına göre; Cin’in idaresi altına girmeyi kabul

edenler veya Cin kültürünü benimseyenler ya da Cin menfaatleri doğrultusunda siyaset

güdenler barbarlıktan kurtulma(!) şansını bulabilirlerdi. İşte bu felsefi bakışın tesiri günümüzde farklı şekillerde hissedilmekte veya kendini göstermektedir.. Tıpkı batı diyarında

yer alan Doğu Türkistan’ın 1757’den, “yeni bölge” itibaren ele geçirilmesi için caba

gösterilmesi, bölge adının “yeni sınır” anlamına gelen Sinkiang=Xinjiang olarak değiştirilmesi

gibi davranış ve söylemler, Cin’in milliyetler meselesine bakışını net bir şekilde

ortaya koymaktadır

İşte bu düşünce ve yaklaşım tarzı, bölgede eşitsizlik, adaletsizlik, hak ihlalleri, yargısız

infazlar, sorgusuz gözaltına almalar, keyfi tutuklamaların yoğun şekilde yaşanmasına neden

olmakta, bunlar da halkın direnişine, direniş de devletin yoğun baskı göstermesine

neden olmaktadır.

Çinlilerin Azınlıklara Bakışı

Cin yönetimi; 12’si merkezde olmak üzere azınlıklar ve milliyetler ile ilgili araştırmalar

yapmak üzere sahip olduğu 40’ın üzerinde enstitü ve araştırma merkezleri vasıtasıyla, gerek azınlıklar üzerindeki hakimiyetini, gerekse Kore, Tayvan ve Dış Moğolistan gibi

ülkeler üzerindeki iddialarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Buna göre; Cin toprakları

ya da “anavatanın ayrılmaz parçaları” olarak görülen coğrafya üzerinde, tarihin herhangi

bir devrinde yaşamış, devlet kurmuş olan özgür topluluklar Cin halkına mensup olarak

kabul edilmektedir (Çeşitli Cin yazılı kaynakları)

Halklar Arasında Eşitsizlikler

Doğu Türkistan Komünist Parti Propaganda Bürosu’nun 1985 yılında Honkong’da dağıttığı

bir broşürde; 13. Parti Kurultayı’ndan sonra 30-40 bin kadar öğrencinin dış ülkelere

gönderilip öğrenim görmelerinin sağlandığı belirtilmektedir. Ama bu on binlerce öğrenci

içinde Doğu Türkistanlı öğrenci sayısı sadece 15 veya 20 kadardır. Sadece bu rakamlar

bile Cin’in milliyetler siyasetinin ne kadar doğru söylemediğinin ispatı değil midir?

Yine çoğunluğunu Uygur Türklerinin teşkil ettiği Doğu Türkistan’daki “Şincan Üniversitesi”

nde mecburi öğrenim dilinin “Cince” olması, “milliyetler siyaseti”nin nasıl uygulandığının

acı göstergesidir.

65 yıllık komünist yönetim döneminde yurt dışına gönderilen öğrenci sayısı içinde Türker’in

oranı % 1 dahi değildir. Bu da “milliyetler politikası”nın esasını oluşturan azınlıkları

Cin boyunduruğundan kurtarma vaadi’nin gerçeği yansıtmadığını gösterir. Nitekim Cin

yönetimi Can Kay Şek’ten bu yana, Cin’deki bütün azınlıkları, Cin ırkının birer parçası

olarak gören bir zihniyetle konuya yaklaşmaktadır. “Az Sanlık Milletler” yani “Azınlık

Halklar”ın sadece anavatana yani Pekin’e bağlı özgürce yaşama hakkına sahiptirler. Dolayısıyla

kültür ve dil olarak farklılaşan bu halkların “anavatan’dan ayrılma” gibi haklarından

söz etmek doğru değildir, bölücülük olarak, terörizm olarak algılanmaktadır.

Buradan anlaşılacağı üzere, CKP’ye göre özgürlük anlayışı, Cin’in bütünlüğü içinde değerlendirilmektedir.

Bu değerlendirme, daha sonraki yıllarda da devam etmiş ve hatta

Anayasa’nın değişmezleri arasına girmiştir.

Özerk Bölge Yönetim Tarzı

Özerk bölge Yönetimleri ile ilgili yasalara baktığınızda her şeyin uluslararası normlara

uygun olduğu görülmekle birlikte, uygulamada bunun gerçekleşmediği görülmekte ve

iddia edilmektedir.

Cin Halk Cumhuriyeti oluşturulurken ilke olarak otonom bölgelerinin azınlık milliyetlerinden

oluşması fikri benimsenmiş ve uygulamaya konulmuştur. Ancak azınlıklara ait

olması gereken özerk bölge yönetimlerinde “ağabey millet” olarak Han Cinlilerinin görev

alması gerektiği de özellikle ifade edilmiş ve uygulamaya konulmuştur.

Özerk yönetimlerde esas yetki ve onay makamı; özerk yönetimin başına getirilen “milli

azınlık mensubu”nda değil, bölge Komünist Partisi – KP genel sekreterindedir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Özerk bölgelerde yaşayan Han Cinlisi’ne “bölgesel

otonomi” hakkı verilmemiş olmasıdır. Bu önemli nokta dahi, CKP’nin azınlık meselesine

verdiği değeri göstermektedir.

“…Ayrıca otonom bölgelerin milli kadrolarını yetiştirmek, ekonomilerini geliştirmek, milli

kültür, eğitim, sanat, sağlık alanlarında serbest hareket etmek, yerel milis güçleri ve

kamu güvenliği için düzenlemeler yapmak hakkı vardı. Fakat Cinli olmayan bu azınlıklara

“anavatan Cin’i sevmeleri ve desteklemeleri zorla isteniyordu. Özerk bölge yöneticilerinin

kendi bağımsız hukuk sistemlerini meydana getirme hakları da vardı, ancak Merkezi

Hükûmet tarafından onaylanmak şartıyla… aynı derecede önemli bir nokta da, bu

özerklik programının değiştirilmesi, yorumu sadece ve sadece Pekin’deki Merkezi Halk

Hükümeti’nin yetkisinde olmasıydı. (*) (Holubnychy, a.g.m. s.98-99)

Bu milliyetler politikası sonucunda Merkezi Hükümet’in azınlıklar üstündeki kontrolü

artmıştır. Sınırların ve bölgelerin askeri denetimi, dış ticaretin düzenlenmesi, özerk

bölgelerdeki başlıca yatırımların değer ve miktarlarının tayin edilmesi ve endüstriyel

ve tarımsal fiyatların saptanması hep Merkezi Devlet’in yetki alanları içine girmiştir.(*)

M.Onal, a.g.t. s.93

Merkezi Hükümet’e bağımlı özerk yönetim yetmiyormuş gibi, CKP’ye sadık askeri ve

siyasi yönetim kadrosunun otoritesi altında özerk yönetimde yetkilerin Han Cinlisinin

kontrolünde olması; beraberinde kömürleşme ve asimile siyasetini gündeme taşımıştır.

Netice olarak şunu söylemek gerekir: Aslında kendisi çok milletli bir devlet olan Cin yönetiminin,

Han soyundan olmayan milletlere karşı “fiziki yönden baskıcı” siyaset uyguladığı

görülmektedir. “Milliyetlerin Eşitliği İlkesi” adı altında, Cin soyundan olmayan milletlerin

Çinlileştirilmesinin veya Cinlilerle birlikte, Cin kültürüyle iç içe yaşamalarının

planlandığı yönünde genel kanaat vardır.

“Cin Devleti’nin nihai hedefi, azınlıkları Han milletinin emrine amade kılmaktır. Zira,

“göğün altındaki her şey bir”, yani “Hen Cinlisi” olmalıdır. Hen Cinlisi olmayan halklar

ve Mançular veya Moğollar gibi asimile olup “ağabey Hen halkının şefkatli gölgesinde

huzura kavuşacaklar”, ya da Doğu Türkistanlılar veya Tibetliler gibi “tarih öncesinden

kalma, ilkel” kültür ve inanışlarında ısrar ederek, “kendi felaketlerine koşacaklar”. Azınlıkların

ulusal kültür ve dini değerlerin yaşatılması taleplerine Cin tarafının sunduğu çözüm,

“sosyalist anavatanda uyumlu toplum”, yani Çinlileştirme konseptidir”. (G. Ahmetcan

Asena, Cin-Doğu Türkistan (İpek Yolu-I), Pan Yayıncılık Nisan 2009, İstanbul, Sh. 441)

Ekonomik Farklılıklar ve Dengesizlikler

1980-1990 döneminde bütün Cin genelinde gerçekleştirilen “ekonomik reformlar ve teşvikler”

den ülkenin kıyı bölgeleri ile Han Milliyetine mensup Komünist Partisi üyeleri yararlanmış,

Cin’in iç kesimleri ve özellikle de “azınlık” olarak nitelendirilen Cinli olmayan

halkların ve bunların yaşadıkları Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan, Mançu’ya gibi

bölgelerin de geri kalmasına adeta göz yumulmuştur. Gerçekten de ekonomik verilere,

rakamlara, istatistiklere bakıldığında bölgeler arasında aynı zamanda halklar arasında

ciddi uçurumların olduğu, özerk bölgelerin ekonomik durumlarının kıyı bölgelere nazaran

hiç de iç acıcı olmadığı görülecektir.

Nitekim; 1995-96 yılında CHC Sosyal Bilimler Akademisi tarafından yayımlanan ülke raporunda,

Hanlılar ile milli azınlık olarak telaffuz edilen Uygur, Kazak, Kırgız ve Özbeklerin

ilişkilerinde var olan hoşnutsuzlukların kaynağı olarak doğu ile batı bölgeleri arasındaki

ekonomik farklılık ve dengesizlikler olduğu özellikle ifade edilmektedir. * “(CHC

1995-1996 Yılı Ülke Raporu : Beyaz Kitap”, Cin Sosyal Bilimler Akademisi 1997 Pekin)

Bu tespit doğru olmakla birlikte, en önemli etkenin kültürel ve inanç farklılıkları olduğu

gerçeği göz ardı edilmemelidir. Aksi takdirde milliyetler sorununa çözüm üretmek mümkün

olmayacaktır.

Etnik sorunların sıkıntılı şekilde gündemde yer almasının bir başka sebebi ise, bölgesel

zengin kaynakların sürekli olarak Cin’in iç ve kıyı kesimlerine taşınması, bunun karşılığında

ise yeterli mali desteğin ya da reformların olmamasıdır. Zengin kaynakların fütursuzca

vagonlarca taşınıyor olması, bölgenin asıl sahiplerince “sömürü” olarak nitelendirilmekte,

bölgeye ve bölge insanına mecburi ham madde tedarikçisi gözüyle bakılması

etnik rahatsızlığın esas kaynağını oluşturmaktadır. Pekin’in yapmakta olduğu yanlışın, benzerini Sovyetler Birliği döneminde Moskova yönetiminin yaptığı, bu hatanın neticesinde

birliğin dağılma noktasına taşındığı örneği bence dikkate alınmalıdır.

Pekin yönetimi de bu sorunun farkındadır. Ancak yaklaşımı yanlıştır. Çünkü bölge kaynaklarının

kıyı bölgelerine taşınma olayını normal ve rutin bir nakliye işi gözüyle değerlendirmektedir.

Bölge yöneticileri ise, Pekin yönetiminin aksine, bölgeden hammadde

kaynaklarının taşınması hadisesini normal ve tabii bir hakmış gibi karşılamaktadırlar.

Nitekim; Mayıs 1990’da Urumci Televizyonu’nda, 1990 Kaşgar Olaylarıyla ilgili yapılan bir

programda; “…etnik gerginliğin bir nedeninin de “kaynak sorunu” olduğunu…” vurgulamıştır.

Programda, “…kaynakların devlet ve tüm ülkedeki halkın olduğu, sadece belli bir

bölge veya belli bir milliyete ait olmadığı” ifade edilerek, “1953-1988 yılları arasında Doğu

Türkistan’daki yeni yatırımlar için Pekin’in tam olarak 24,6 milyar yuan mali yardımda

bulunduğu…” söylenmiştir. (*) (Gaye Christoffersen, “Xinjiang and the Great Islamic Circle:

Exploit Xinjiang’s Resources to Benefit the People of All Nationalities” sh.138; Urumci

Xinjiang TV Network, 22 May 1990)

Pekin yönetiminin yaklaşımında, Doğu Türkistan halkının beklentilerinin çok dikkate

alınmadığı, göz ardı edildiği görülmektedir. 1953-1988 yılları arasında Pekin yönetiminin

bölgeye verdiği 24,6 milyar Yuan tutarındaki yardım/ların bir ianeymiş gibi ifade edilmesinin

etnik hoşnutsuzluğa neden olduğu bilinmelidir. Çünkü bölge halkı, yapıldığı iddia

edilen mali yardımların kendilerine yansımadığı çok iyi bilmektedirler.

Yapıldığı belirtilen yatırımların, bölge halkının kalkınmasından ziyade Pekin yönetiminin

siyasi ve askeri menfaatleri için harcandığı ve harcanmakta olduğu bilinen bir gerçektir.

Ayrıca bölgeden sevk edilen petrol, doğalgaz, kömür, altın gibi hammadde kaynaklarının

maddi değerini rakamla ifade etmek gerekirse, yapıldığı söylenen 24,6 milyar Yuan’ın

çok fazla değer ifade etmediği açıkça görülecektir.

Nitekim bölge halkı da, Doğu Türkistan’dan kıyı bölgelerine taşınan zengin kaynakların

satışından elde edilen gelirin karşılığının yeterli derecede verilmediğinin bilincinde

olarak hoşnutsuzluklarını değişik yöntemlerle ifade etmektedirler. Bölgeden sevk edilen

petrol, kömür ve altın gibi üç dört kalemin toplam bedelini hesapladığımızda herhalde

100 milyar Yuan’ın üzerinde olduğu açıkça görülecektir. Dolayısıyla “kaynak sorunu” doğru bir teşhis olmakla birlikte, yanlış olan sömürü düzeninin

devam etmesi, kaynakların satışından elde edilen gelirin çok az bir kısmının tekrar

bölgeye yatırım olarak geri dönmesidir.

Bölgenin kalkınmasından ziyade, iç koloni olarak bölgenin sömürülmesi anlayışı belirgin

şekilde kendini göstermektedir ki, bu da etnik hoşnutsuzluğu tahrik etmektedir.

Sosyal Rahatlama Sağlanmalı

Ekonomik ve sosyal dengesizliklerin, farklılıkların düzeltilmesi, soruna ancak geçici çözüm

olacaktır. Aynı şekilde “sut veren inek” anlayışından vazgeçilerek, bölgenin kalkınmasına,

kendi ayakları üzerinde durabilmesine imkan sağlayacak yatırımlara hız verilmelidir.

Cin’in iç bölgeleri ile Doğu Türkistan bölgesinde, hatta Doğu Türkistan’ın kuzeyi ile güneyi

arasındaki ekonomik ve sosyal yapılardaki eşitsizlik ve dengesizliğin çözüme kavuşturulması,

en azından sosyal rahatlamayı beraberinde getirecektir.

Sosyal rahatlamanın olduğu bölgelerde ise kültür ve eğitim kurumlarında gözle görülür

bir ilerleme olacak, bu da bölgeye huzur ve istikrar kazandıracaktır. İstikrarlı büyüme,

adil paylaşım ve huzurlu yaşam ise beraberinde farklılıkların aynı bahçede –en azından

uzun bir sure– beslenmesini sağlayacaktır.

Çin’in Baskıcı Dayatmaları

Bölgedeki olayların, isyanların, devlet terörünün periyodik hale gelmesinin tek sebebi;

bazı komünist yöneticilerin, az sayıdaki yerel yöneticilerin hemen her alanda keyfi ve

diktatorvari uygulamalarla devlet eliyle talepleri ve ihtiyaçları görmezden gelen “sömürge

siyaseti”nin uygulanmasıdır.

Aslında bu noktada dikkatli bir değerlendirme yapmak gerekirse “sorun” ve “çözümü bir

arada görmek mümkündür. Koklu bir geçmişe sahip Cin medeniyetinin ve siyasetinin dışlayıcı

değil, -hiç de zor olmayan- daha hoşgörülü bir yaklaşım sergilemesi durumunda kendiliğinden

bir çok sorunun da çözüme kavuşacağı veya kavuşturulacağı aşikardır.

Ne var ki, Cin yönetimi, bölgenin asli unsuru olan Uygurlara ve diğer Müslüman Türklere

(Kazaklar’a, Kırgızlar’a, Özbeklere, Tatarlar’a) katı ve acımasız sert tutumunu ısrarla

sürdürmektedir. Cinli olmayan nüfusu asimile etmeyi hedefleyen Pekin yönetiminin; bölgeye planlı Cinli göçünü teşvik etmekte olduğu, dini ve milli kimliklere, inançlara yönelik

yasak ve kısıtlamalar uyguladığı mecburi kürtaj, kısırlaştırma, organ ticareti gibi gayri

insani cabalar sergilendiği iddia edilmekte; adeta Müslüman Türklere hayat hakkı tanınmadığı

diasporadaki Doğu Türkistan örgütleri tarafından ifade edilmektedir:

  • Bölgenin zengin kaynakları bölgeye planlı olarak sevk edilen Cinli göçmenler tarafından

paylaşılmakta ve zenginlikler tren vagonlarıyla Cin’in iç kısımlarına taşınmaktadır…

Bu zenginliklerden ülkenin asıl sahipleri mahrum bırakılmakta; hatta özellikle Cin’in iç

kesimlerde ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmaktadır…

  • Bölgede içki, fuhuş ve uyuşturucu özendirilerek Han olmayan gençlerin kotu yola düşmesi

adeta teşvik edilmektedir…

  • İnançları gereği ibadetlerini yerine getirmelerine, kendi geleneksel kültürlerini yaşamalarına

her turlu engeller konulmaktadır…

  • Kendi dilleri ile eğitim ve öğrenim görme hakları kısıtlanmaktadır…
  • Özellikle kırsal kesimlerde mecburi kürtaj ve zaman zaman da dolaylı ilaçlarla erkek ve

kadınlara kısırlaştırma uygulandığı iddiaları söz konusudur.

  • Çocuklar, özellikle kız çocukları kişisel gelişim kursları adı altında ailelerinden alınarak

iyi para kazandırma vaadi ile Cin’in içlerine götürülmektedir.

  • İnsani ve demokratik taleplerde bulunan aydınlar, İlham Tohti örneğinde olduğu gibi

yargısız infaza tabi tutulmaktadır…

  • Kimsesiz vatandaşların, idam edilenlerin veya kamplarda ya da hapishanelerde ölenlerin

bir çoğunun cesetleri ailelerine teslim edilmemekte veya göz, kalp, böbrek gibi organları

ailelerinden izinsiz organ mafyasına satılmaktadır…

Hayat hakkını zorlaştıran bu dayatmalar ile eşitsizlik ve adaletsizliklerden oluşan “ayrımcılık

politikası” bölgede sürekli gerilimin artmasına neden olmaktadır. Ekonomiden

siyasete, ticaretten bürokrasiye kadar her alanda dışlanmış olmanın yansıra dini ve milli

kimliklere yönelik yasak ve kısıtlamalar da masum bölge halkını isyana, direnişe teşvik

etmektedir. Baskıcı ve keyfi yönetime karşı dış mihrakların da teşviki ile ortaya çıkan 5Temmuz Urumci, 1990 Barın, 1997 Gulca olaylarında olduğu gibi yüzlerce masum insan,

yüzlerce aile zarar görmekte, eziyet çekmekte, yargısız infaza tabi tutulmaktadır.

Doğu Türkistan’ın Temel Sorunları

Doğu Türkistan’ın temel sorunlarına bakıldığında bir çoğunun aslında “küresel sorun”

oldukları görülecektir

  1. a) Planlı Cinli Göçmen Akımı,
  2. b) Nükleer / Kimyasal Denemeler ve Çevre Kirliliği
  3. c) Doğum Yasağı,
  4. d) Mecburi Kürtaj ve Kısırlaştırma,
  5. e) Yargısız İnfazlar,
  6. f) İzinsiz Organ Alımı ve Ticareti,
  7. g) Uyuşturucu ve İçki Kullanımı ve Teşviki
  8. h) Eşitsizlik ve Adaletsizlikler,
  9. i) Irk Ayrımcılığı
  10. j) Dini baskılar ve İnançlara getirilen kısıtlama ve yasaklar

Cin dışındaki diğer ülkelerde de görülen bu temel sorunların halledilmesi noktasında

Pekin’in özellikle uluslararası dayanışma içinde olması Doğu Türkistanlı yöneticilerin

beklentisidir. BM İlkeleri, İnsan Hakları Beyannamesi, AGİT ve AB ve benzeri uluslararası

sözleşmelere gösterilecek saygılı yaklaşımın, sorunların çözümünü kolaylaştıracağı

kanaatindeyiz.

Çözüm Önerileri ve Halkın Talepleri

Kaynaklardan da görüleceği üzere Doğu Türkistan’da “milliyetler sorunu” tamimiyle

sun’i bir sorundur. Her biri ayrı bir millet olarak gösterilen Uygurlar, Kazaklar, Özbekler

  1. bir milletin parçalarıdır. Dolayısıyla bir bütün olan Doğu Türkistan topraklarını “eyalet”,

“otonom bölge”, “muhtar bölge” olarak parçalamak haksız bir durumdur ve Cin’in

sömürge ve soykırım amacının eseri olarak yorumlanmaktadır.

Dolayısıyla Doğu Türkistan/Uygur Özerk Bölgesi içinde kurulan tüm “muhtar bölgeler”,

milli azınlık halkının siyasi, ekonomik, kültürel hakları göz önünde bulundurularak yeniden

değerlendirilmeli ve tüm yetkiler de özerk bölge başkanın da toplanmalıdır.

Cin nüfusu içinde azınlık olarak kabul edilen Doğu Türkistan halkının uluslararası acıdan

kabul gören “azınlık ve etnik hakları” verilmeli ve uygulanmalıdır. “Milliyetlerin Eşitliği

İlkesi” uygulanmalı, devlet organlarında, kamu işletmelerinde öncelik hakkı Uygurlar’a,

Kazaklar’a verilmelidir. Bölgede tüm kamu iş yerlerinde işe girişlerde milli azınlık

mensuplarına öncelik tanınmalıdır.

Seyahat özgürlüğündeki iş yeri izni, pasaport ve vize gibi kısıtlamaların kaldırılarak, milli

azınlıklara öncelik tanınmalıdır.

Temel dini ihtiyaçların karşılanması için uygun ortamların oluşmasına izin ve imkan verilmeli;

imkanı olanların Hac ve Umre gibi dini görevlerini yerine getirmeleri için kolaylık

sağlanmalıdır.

Uluslararası insan hakları örgütlerinin gözlemci olarak mahkemeleri izlemeleri sağlanmalı,

gözaltı suresine kısıtlama getirilmeli, 18 yaşından küçük, 65 yaşından büyük düşünce

suçluları serbest bırakılmalı veya evlerinde cezalarını çekmeleri sağlanmalıdır.

Yurt dışına gönderilecek Han (Cinli) olmayan (tüm Cin’e göre) azınlığa mensup Uygur,

Kazak asıllı öğrenci sayısı artırılmalı, öncelik tanınmalıdır. Başarılı öğrencilerin devlet

burslusu olarak yurt dışında üniversite eğitim görmeleri sağlanmalıdır. Ailelerin kendi

imkanlarıyla çocuklarını yurt dışında okutmalarına imkan tanınmalıdır.

Üniversitede temel öğrenim dili Çince’nin yansıra Uygur Türkçesi ile de olmalıdır. Azınlık

dillerinde eğitim yapan bolümler açmadılar. İlkokul, ortaokul ve liselerde eğitim dili

Çince’nin yansıra Uygurca, Kazakça ve Kırgızca olmalıdır.

Uygurların çoğunlukta olduğu Doğu Türkistan’da sonradan yerleşen az sayıdaki Moğollar,

Tunganlar (Cinli Müslümanlar) ve Cinliler için ayrı bölgeler, ayrı imtiyazlar verilmesi;

sun’i olarak yaratılan milliyetler sorunu ile bölgenin asıl sahiplerinin tarihi, kültürel, coğrafi

haklarının ellerinden alınması, uluslararası hukukun çiğnenmesi demektir. Bölgenin

asıl sahibi olan halkın mağdur edilmesine sebep olan Cinli göçmen akımının durdurulması

sağlanmalıdır. Bu arada şunu da belirtelim ki, Doğu Türkistan’ı kendisine vatan

kabul eden 1949 öncesi bu topraklarda ikamet eden Han Cinlilerin aileleriyle birlikte ve

uyum içinde yaşadığımızı itiraf etmeliyiz. Cin yönetimi gerçekte Doğu Türkistan’a yardımcı olmak istiyorsa, gerçekten var olduğu

iddia edilen “milliyetler sorunu”na çözüm getirmek istiyorsa, komünist parti kongrelerinde

de kabul edildiği üzere bölge halkına “kendi kaderini belirleme” ve “kendi kendini

yönetme” hakkını resmen tanımalıdır. İşte bu hakkın uygulanması, milliyetler sorununu

kökünden çözecektir…

(Linda Benson, “The İli Rebellion”, An East Gate Book, USA 1990 s.)

Aslında Cin Halk Cumhuriyeti Anayasası ile Özerk Bölge Yasaları’na bakıldığında; tüm

temel hak ve hürriyetlerin yer aldığını, dolayısıyla günümüzde var olan eşitsizlik, adaletsizlik,

hak ihlalleri, kendi dilini, kültürünü, geleneksel hayatını koruma ve yaşama

gibi sorunların olmaması gerektiği görülecektir. Konuya bu acıdan bakıldığında mevcut

sorunların çözümünün zor olmayacağını söylemek mümkündür. Burada en önemli olan

nokta, “sorunlara insani acıdan yaklaşmak”tır. Bu insani yaklaşım ve bakış, halklar arasında

huzursuzluğa neden olan birçok sorunu kendiliğinden çözecek, en azından problemlere

anlayışla yaklaşımı sağlayacaktır.

Doğu Türkistan Çalışma Gurubunda Ulaşılan Diğer Sonuçlar

1- Soykırımın önlenmesi için çalışmalar yapılmalı

2- Cin ticari partner olduğu için ilişkiler tamamen kesilmemeli. Aksi durumda zararı yine

en çok Uygurlar çeker.

3- Uygurların sorunları barışçı bir dil kullanılarak dünyaya duyurulmalı.

4- Cin’deki sadece Uygurlar ile ilgili değil, Cinlilerin de dahil olmak üzere tüm insan hakları

ihlalleri ile ilgilenilmeli.

5- Objektif bir tespit ile konuya yaklaşılmalı, Uygurların sorunları ile ayrıca ilgilenilmeli

6- Bir milyar insan açlık sınırında yaşıyor ve fabrikalarda çok kotu şartlarda çalışıyorlar.

Bu sorun incelenmeli.

7- Kerem Abdulveli gibi ayrılıkçı söylemlerde bulunmayan kişiler için ne yapılabilir, düşünülmeli.

8- Kerem Abdulveli 2003’de cezası bitmesine rağmen hala cezaevinde. Bu sorun gündeme

getirilmeli.

9- Cin anayasasına ve azınlıklar konusunda çıkarılan kanunlara uyulması hususu gündemde

tutulmalı

10- Uygur ile ilgili çalışmalar yapılırken yerli halk olan Uygurların tercihi göz önünde

tutulmalı

11- Katı bir şekilde uygulanan doğum yasağına dikkat çekilmeli

12- Özellikle kırsal kesimdeki Uygur kızlarının uzak bölgelerdeki işlere zorla yollanması

uygulaması üzerinde önemle durulmalı.

13- İletişim özgürlüğü yok, bu sorun üzerinde de durulmalı.

14- Çocuk kaçırma vakaları çok. Kayıp çocuk vakaları üzerinde durulmalı, mümkünse

bunların tespiti yapılıp takibi devam ettirilmeli.

15- Cin’deki basın özgürlüğü önündeki engeller üzerinde dikkat çekilmeli.

16- Dünya’daki konu ile ilgilenen diğer sivil toplum kuruluşları ile iletişim kurularak gerekirse

koordineli bir şekilde çalışmalar yapılmalı.

Çözüm İçin Diyalog Ortamı Oluşturulmalı

Çözüm için öncelikle, bölgedeki mevcut tüm insani sorunların tartışılabileceği ve çözüm

üretilebilecek sağlıklı ve iyi niyete dayalı bir diyalog ortamının oluşturulması gerekmektedir.

Stratejilerin de ifadesiyle “bu sorunun bölgesel ve küresel olarak sağlıklı bir şekilde

yeni baştan analiz edilmesine” ve uzun vadeli strateji geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

Vakit çok geç olmaksızın tüm argümanların değerlendirildiği yeni bir stratejinin oluşturulması,

yeni bir yol haritasının çizilmesi için tarafların; dini ve milli kimliklerin korunması,

insani ihtiyaçların, insani taleplerin ve temel hakların karşılanması noktasında bir

masa etrafında buluşmaları bir zorunluluk halini almaktadır.

Netice olarak kalın çizgilerle belirtmek gerekirse;

  • Pekin Yönetimi; insanların doğdukları topraklarda, huzur içinde, özgürce yaşamaları

gibi masumane talepleri “suç” olarak görme zihniyetinden vazgeçmek durumundadırlar.

İnsanların kendi milli kimliklerini koruyarak yaşama isteklerine saygı gösterilmelidir.

Kendi dini inançlarını yaşama haklarına saygı gösterilmelidir.

  • Pekin Yönetimi; yüzyıllardır bu topraklarda yaşam surmuş olan atalarından miras

kalan bu vatan üzerinde insanların İNSANCA yaşama taleplerinin “ayrılıkçı unsur”,

“terörist” gibi suçlamalarla yargısız infaza tabi tutulmaları gibi yanlış siyasetten vazgeçmelidir.

  • Pekin Yönetimi; bütün insanların eşit haklara sahip olduğu prensibinden hareket

ederek, kendinden olmayan halklara adil bir yaklaşım sergilemeli, en azından ekonomik,

eğitim ve kültürel hakların uygulanmasında Cinli olmayan halklara –çoğunluk

ve toplu olarak yaşadıkları bölgelerde- öncelik tanımalıdır.

  • İnsanların; birlikte, barış ve huzur içinde, birbirlerinin örf ve adetlerine, değerlerine,

inançlarına, dini tercihlerine saygı göstererek, eşit ve adil şekilde yaşamaları için

birbirlerini öldürmelerine gerek var mı?

Doğu Türkistan Çalıştayı Katılımcıları

  • Prof. Dr. İlyas Doğan (YOK Denetleme Kurulu Bşk.)
  • Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez (Anayasa Hukukçuları Derneği Bşk.)
  • Hakim Nihat Altun Türkiye Adalet Akademisi Bşk.Yrd)
  • Yuk. Hakim Mehmet Akif Aydın (Adalet Akademisi Bşk. Yrd.)
  • Av. Necati Ceylan (Uluslararası Hukukçular Birliği Gen. Sek)
  • Doc. Dr. Abdurrahman Savaş (İst. Univ. Hukuk Fak. Öğretim Üyesi)
  • Av. Osman Baturhan (Yeşilay Gen. Bşk. Yrd.)
  • Doç. Dr. Yusuf Adıgüzel (İst. Univ. Sosyoloji Bolumu)
  • Süleyman Arslan (Hukukun Üstünlüğü Derneği Bşk.)
  • Av. Işıl Eren Alioğlu
  • Av. Mustafa Yavuz (Nevşehir)
  • Av Mücahit Dağdelenoğlu (Kastamonu)
  • Av Bedrettin İskender
  • Av Suat Uçarlı
  • Av. Bülent Döğer
  • Mahmut Sait Arslan (Sivil Yaşam Der Gen. Sek)